Sermayeyi küre-Sel aldı

Ekonomide her zaman 1+1 iki etmiyor. Normalde yatırımların artması üretimi, beraberinde gelirleri ve halkın yaşam standartlarını pozitif etkilemesi gerekiyor. Ancak GOÜ (gelişmekte olan ülkeler) sınıfında iseniz bu denklem tutmuyor. Özellikle yabancı sermaye yatırımlarında bu gerçek somut olarak gözlemlenebiliyor.

 Öncelikle sermaye girişlerini finans sektörü ile reel sektör olarak ayrı kazanlarda değerlendirmeliyiz. Finansal faaliyetler kapsamında gelen sermayeyi anlatmaya zaten gerek yok. Burada tek tesellimiz türev piyasaların ülkemizde fazla bilinirliği olmadığından soygunun boyutlarının sınırlı kalması ya da en azından sadece muadilimiz ülkelerdekine benzer finansal kapkaçlara maruz kalmamız. Yoksa yabancılar halkımızın kumara düşkünlüğünü keşfetmiş olsalar durum daha da vahim olabilirdi. Asıl konumuza dönersek esas dikkat etmemiz gereken ve bizim tedbirlerimiz ile önlenebilirliği mümkün olan ise reel sektörde gerçekleşen yabancı sermaye girişleri.

 İstihdam yaratma, teknoloji transferi, kaynak aktarımı, ekonomik canlılık gibi kulağa hoş gelen söylemlerle gelip teşvik ve özelleştirmelerle karşılanan yabancı sermayenin röntgenini çektiğimizde karşılaştığımız bazı gerçekler, söylenen olumlu sözlerin bir nev’i Truva atı işlevi gördüğünü gösteriyor. Özellikle yatırıma gelen yabancıların getirdikleri sermayeyi çok kısa süreler içerisinde kar transferi ile geri almayı amaçladıklarını görüyoruz. Özellikle bankacılık sektöründe birkaç yıl içerisinde kendi organizasyonlarını tamamlayarak devamında yıllar sürecek kar aktarımlarına zemin hazırlanıyor. Bu sistemde piyasa ve ülkenin şartlarına uyum süreci aşılana kadar koltuk değneği işlevi görecek yerli ortak ise olmazsa olmazlardan. Özelleştirme ihalelerinde de yerli ortaklar benzer rolleri üstleniyor. Uyum süreci aşıldıktan ve altyapı kurulduktan sonra ise yerli ortağa yol verilmesi usulden. Bundan sonraki süreçte ise amaç, pazar payını arttırarak sektörde söz sahibi olmak ve elde edilen vergiden arındırılmış kar’ı yurt dışına transfer edebilmek. Bu noktada transfer fiyatlandırması (örtülü kazanç) çok uluslu şirketlerin sık kullandığı bir yöntem. Birçok ülkede faaliyet gösterdiklerinden kendi şirketleri aralarında gerçekleştirdikleri dış ticaret operasyonları ile şirket kar’larını kurumlar vergisi düşük olan ülkelere yayarak minimum vergi maliyetleri ile faaliyetlerini sürdürüyorlar. İşin makyaj kısmı ise göstermelik sosyal sorumluluk projeleri ve şatafatlı reklam kampanyaları ile tamamlanıyor. Genelde işin hammaliye kısmını ülke standartlarının üzerinde verdikleri ücretler ile yerli beyaz yakalılara yaptırıyorlar ancak, tepe noktada mutlaka yabancı bir ceo bulunuyor.

 Sistemin fotoğrafını Güngör Uras’ın Ayşe teyze örneğine benzer bir fikir jimnastiği ile daha net çekebiliriz. Düşünün ki kasabanın en işlek caddesinde babadan kalma bir dükkanınız var ve siz ne iş yapsanız tutmuyor. Bunun sebebi kasaba pazarında ne kadar eski, klasik tabir ettiğimiz mal varsa dükkanda satmaya çalışmanızdan kaynaklanıyor. Neticede ne satsanız bir türlü başarılı olamıyor ve batıyorsunuz. Sonra günün birinde başka bir şehirden gelen paralı bir yabancı size dükkanı devretmenizi öneriyor. Yeni işletmeci büyük şehirlerden getirdiği kasabanızda hiç bulamayacağınız malları raflara diziyor. Bir müddet sonra bakıyorsunuz aynı mekanda müthiş bir müşteri trafiği yaşanıyor. İşletmeci ise kazandığı parayı memleketi olan başka bir şehire aktarıyor ve orada harcıyor. Yani A kasabasında ticaret hacmi genişlese de kasabalıların parası bir şekilde B şehrine gidiyor. Tek yönlü para transferi ise sadece kasaba halkının daha da fakirleşmesine yol açıyor.

 Örnekten de anlaşılacağı üzere yabancı yatırım ekonomideki tüm istatistikleri şişirse de bu durum her zaman yerli halka zenginlik olarak yansımıyor. Kötü senaryo buydu.

 Şimdi bir de iyisine bakalım.

 Kasabadaki aynı girişimci şehirden gelen yabancı ile ortaklığa başlar. Ancak bir şartı vardır. Satılan malların üretimini de kendileri ortak yapacaklardır. Bunun için yabancıdan sermaye ve teknik yardım talep eder. İşler iyi gitmektedir. Üretim artmış kendi kasabalarından başka komşu kasabalara da mal satmaya başlamışlardır. Bu arada girişimci işi öğrenmiş, bir miktar para da kazanmıştır. Artık altyapıyı hazırlamış ar-ge, teknik donanım, sermaye gibi birikimleri ile kendi markasını yaratma aşamasına gelmiştir.

 Bu senaryoya herhalde kimsenin itirazı olamaz. Her iki örnek de küreselleşme adına pazarlanabilir. Şimdi elimizi vicdanımmıza koyup ülkedeki yabancı yatırımlara bir bakalım. Büyük çoğunluğu teknoloji gerektirmeyen, know-how katkısı dahi bulunmayan, doğrudan tüketime ve iç pazara yönelik yatırımlar. Bir kısmı ise ihracata yönelik fason işçiliğe dayalı ortaklıklar. Yapılanmalar ise kağıt üzerinde yerli ve yabancı olarak gözükse de tüm stratejik kararlar yabancılara ait. Birçoğunda konu mankeni-vitrin işlevi olan orta düzey yöneticilikler yerlilere verilmiş. Böyle bir formatta uzun yıllar birlikteliğiniz olsa da kendi markanızı hayata geçirmeniz mümkün değil. Zaten en iddialı olduğumuz otomotiv ve tekstilde hala katma değer oluşturacak bir marka dahi yaratamamış olmamız, tüm bu tespitleri teyit ediyor.

 Yabancı yatırımların halkın zenginleşmesine katkı yapabilmesi, seçici olmak ve kendi kurallarınızı dikte ettirmekten geçiyor. Maharet her kapıyı çalanı içeri almakta değil uzun vadeli kazanımlarınızı dikkate alarak, küresel ekonominin nimetlerinden faydalanmakta. Bu kolay bir iş değil ve hem siyasilerin popülist uygulamalardan kaçınmalarını, hem de yerli girişimcilerin yabancılar ile ortaklıklarında menfi kazançlardan fedakarlık ederek ülke menfaatlerini de dikkate almalarını gerektiriyor. Bu noktada ülke siyasetçi ve iş dünyasının profilini dikkate aldığımızda, yabancı sermaye yatırımlarının katkısı konusunda iyimser olmamız için çok da fazla nedenimiz olmadığı ortaya çıkıyor. Sonucu özlü bir sözle bağlayabiliriz.

 Yine de çıkmadık candan ümit kesilmez.  

 Bu gerçeklere birtakım ekonomik verileri kullanarak da ulaşabiliriz ancak yazı akademik bir çalışma olmadığı için konuyu dağıtmaya ve tez üretmeye gerek yok.  

Etiketler: , ,

ekonomi | Yorum Yok | Kalıcı Bağlantı | Tarih: 11th Mart 2010

Yorum Yapın