kapitalizmin endüstriyel gıda sektöründeki izdüşümüne dair notlar

Modern çağın en önemli sorunlarından biri hiç şüphe yok ki sağlıksız beslenme. Gelir seviyesinin artması ile insanların sağlıksız beslenmesi arasında doğru orantılı bir ilişki olduğu sosyologların klişe tespitlerinden biri. Bu tespitin en önemli donelerini ise endüstriyel gıda sektörünün çıktıları oluşturuyor. Daha önce ülkemizdeki yansımalarını incelediğimiz bu yazıdan da anlaşılacağı üzere kimyasallar-katkı maddeleri ve genetiği değiştirilmiş organizmalar ile üretilen hızlı tüketime yönelik gıda ve içeceklerin insanoğlunun yaşam kalitesi ve süresinde yaptığı tahribatı anlatmak için iç karartıcı istatistikleri tekrar etmeye gerek yok. Ancak genel olarak değinmek gerekirse kanser-kalp damar ve obezite gibi ölümcül ve kitlesel tehdit oluşturan sorunların müsebbibi de yine bu ürünler ve bunları üreten devasa çok uluslu şirketler (ÇUŞ) !

Sorunu sadece sağlık sorunu olarak algılamak yanıltıcı olabilir. Siyaset-medya-hukuk gibi destekçileri olan bu ÇUŞ’lere karşı verilen mücadele, Don Kişot’un yel değirmenleri ile savaşından fazla anlam ifade etmiyor. Orijinal tohumu saklayan Amerikalı küçük çiftçilerden tutun da ekolojik çeşitliliği savunan sivil toplum örgütlerine kadar bu konuda duyarlı her aktör işlerinin zor olduğunun farkında. Küresel şirketlerin sistem gereği karlarını maksimize ettikleri bu sürecin devamında devreye ilaç şirketleri ve sağlık sektörü giriyor. Özellikle kanser ve kalp damar tedavisinde kullanılan ilaçların finansı ülkelerin belini bükerken, büyük ölçekli ilaç firmalarının ise bilançolarını toparlıyor. Artan sağlık giderlerinin, çalışanlara sosyal desteklerin azalması işverene ise maliyetlerin artması gibi menfi etkiler yaratması ayrı bir tartışma konusu olsa da ilginç olan kapitalizmin prensipleri ile işleyen bu çarkta mağdur olanların bu kez çoğunlukla gelişmiş tabir ettiğimiz ülke vatandaşlarından oluşması. Her ne kadar küresel düzende bu sorunlar ile gelişmiş ülkelerden sonra gelişmekte olan ülkeler de yavaş yavaş tanışmaya başlasa da unutmamak gerek ki kara kıta ve asyanın büyük çoğunluğu hala açlıkla mücadele etmeye çalışıyor. O yüzden son vagondakiler bu soruna biraz daha uzak. Çünkü doğal gıdalara ulaşamıyorlar ki endüstriyel gıdalardan muzdarip olsunlar.

Küresel şirketlerin, hedefte öncelikli olarak kendi ülke vatandaşları olsa dahi insan yaşamını hiçe sayarak faaliyetlerini sürdürebilmeleri için siyasilerin kesin desteklerine ihtiyaçları var. Hukuksal olarak güçlü bir zemine sahip olmak için politika dışında kalmaları mümkün değil. Diğer bir ayak ise medya. Onun görevi de kamuoyu oluşturmak ve reklam faaliyetleri ile alakalı. Sivil toplum örgütleri vasıtası ile sosyal sorumluluk projelerinde yer alarak imaj tazelemek ise olmazsa olmazlardan. Örneğin kurdukları vakıflar ile gecekondu bölgesindeki okullarda bedava GDO’lu süt mamüllerinden dağıtmak gibi.

Silah şirketleri, petrol şirketleri, sigara şirketleri, tohum şirketleri hatta finans şirketleri hepsinin de iktidarlar ile illegal yapılanmalar olmadan varlıklarını ve dolayısıyla kar’larını sürdürebilmeleri mümkün değil. Bu şirketlerin hazır kıtalarında her zaman ünlü avukatlar satılık hakim ve politikacıların olması etik, köle düzeninde boğaz tokluğuna insanlık dışı şartlarda çalışan çocuk-kadın ve diğer işçilerin olması vicdani boyutu olan herkesin bildiği gerçekler. Bu fotoğraf kapitalist sistem ile örtüşüyor ancak diğer taraftan sistemin artılarını da göz ardı edemeyiz. Rekabetin dolayısıyla kalitenin artması, üretimin ve devamında tüketimin artması ile ekonomik hacmin büyümesi, teknoloji ve standartlardaki gelişme vesaire vesaire.

Netice itibarı ile kapitalizm ilaç gibi bir şey.
Doğru ölçekte kullandığınızda derdinize derman.
Dozajı tutturamazsanız ise ölümcül bir zehir.

Ustalık ise doğru reçeteyi yazacak doktoru bulabilmekte.

Etiketler: , , ,

ekonomi | Yorum Yok | Kalıcı Bağlantı | Tarih: 25th Temmuz 2010

Yorum Yapın