MAKARADAN MARKALAR

R.Carlos ülkesine dönünce F.Bahçenin Türkiye dışında tarihi olmadığını söylemiş, haliyle doğru da söylemiş.Oysa hocası Daum ve aynı takımda forma giyen birçok Brezilyalı F.Bahçenin bir dünya takımı olduğunu söylüyorlar.Bu söylemlerinde senelik milyon dolarlık kontratların ne kadar etkisi vardır takdir sizin.Girizgaha bakıp da yanılmayın. Yazının konusu kısır futbol tartışmasından ziyade, ekonomik gerçeklerin farklı perspektiflerden çekilip huzura sunulması ile alakalı. Şöyle ki;

Son zamanlarda spordan sanata, siyasetten medyaya bir MARKA edebiyatı dillendirilmiş gidiyor.Her lafın başında marka değerimiz şu kadar, biz Avrupada markayız türünden ucuz hamaset ile kamuoyu kandırılmaya çalışılıyor.

Gerçekten de bizim ülkemiz dışında marka değeri taşıyan bir ürünümüz var mı diye düşündüğümüzde sahtekarlığın sert şamarı yüzümüzde patlıyor. Olsun biz pişkiniz diyenler aldırmadan yalanlarına devam etsinler, biz konuyu biraz irdeleyelim.

Geçenlerde açıklanan Fortune Global 500 (dünyada en büyük gelire sahip) şirketler listesinde Koç Holding 172. sırayı kaptı. Listede genelde dünya pazarlarında marka olmayı başarabilmiş çok uluslu, dünyanın dört bir yanında faaliyet gösteren şirketler mevcut. Pekiyi bizim Koç ne yapmış da bu listeye girmeyi başarmış? Diğer rakipleri gibi dünyaca da tanınıyor mu? Hemen araştıralım. Faaliyet gösterdiği alanlar enerji-finans-otomotiv-dayanıklı tüketim. Bu sektörlerin hiç birinde uluslar arası arenada marka yaratamamış yerli malı bir dev.Hatta yurt içindeki imajı bile tartışılır.Enerji sektöründe henüz emekleme aşamasında. Finans desen yıllarca rüyalarında Akbank Garanti gibi zengin bakireleri gördü sonunda Yapı Kredi gibi bir dula fit oldu.Dayanıklı tüketimde Beko-Arçelik’le bir nebze yurt dışında satış yapabiliyor ancak kalite-imaj problemi malum.

Asıl fiyasko ise otomotivde. Yıllarca arkalarında devlet, kollarında yabancı ortakla, yurt içi pazarı kuş bombardımanı ile iliklerine kadar sömürüp, rakipler çoğaldıktan sonra ihracata dayalı montaj üretimini ‘‘işte otomotivdeki mucize’’ diye pazarladılar. Meraklısınca, hikayenin derini Alkan Hocanın ŞU makalesinde akademik gözlükten izlenebilir. Marka yaratmak tabi ki zahmetli bir iş. Otomotivde aynı noktadan başlayan Türkiye ile G. Kore siyah ile beyazın tespiti açısından iyi bir örnek. Biri fason üretimi diğeri marka yaratmayı seçmiş. Gelinen noktada biri ortağından yeni modellerini Türkiye’de üretmesi için icazet beklerken, diğeri kendi markalarını dünyaya pazarlıyor.

Siyaseten değerlendirirsek, ABD Başkanı ile karşılıklı oturduğunuzda bacak bacak üstüne attığınızda marka olmuyorsunuz. Ekonomik değerlerinizle, halkınızın kültürel zenginliği, eğitim düzeyi ve özgürlüklerinizle marka oluyorsunuz.

Sanat yönünden değerlendirirsek, ilkokul mezunu kimliğinizle, reyting uğruna meslektaşınızdan tutun da profesörlere kadar herkese sataşarak marka olmanız da mümkün değil.Tüm insanlara hitap edebilmeniz için birçok evrensel değerlere sahip olmanız gerek ki, bizimkiler için güneşten de uzak, adeta bir ütopya.

Medya için konuşacak olursak günümüzde ‘‘marka’’dan çok daha fazla anlam ifade eden ve getirisi olan ‘‘yandaş’’ kavramını ıskalamamak gerek.. Bu sektörde zamana özel bir yapılanma mevcut ve içinde bulunduğumuz periyot itibarı ile ‘‘marka medya’’ ikinci planda. Yaşasın ‘‘yandaş medya’’

Sporda ise bırakın marka yaratabilmeyi sağlıklı yaşam için spor gerçeğini bile kavrayabilmiş değiliz. Bu sektörde belki marka yaratmak adına çok büyük bütçeler oluşturuluyor ancak belli makro planlar olmadıktan sonra harcadığınız paralar savurganlıktan öte anlam ifade etmiyor. Özellikle futbolun endrüstri boyutundaki işleyişinde söz sahibi olabilmek için profesyonel yöneticilere, medya desteğine ve istikrara ihtiyaç var. Tüm bu bileşenleri kararında harmanladığınızda marka olmak adına şansınız olabiliyor.

Ülke olarak katma değer yaratmada pek başarılı olduğumuz söylenemez. Tekstilde fason üretim, otomotivde montaj, turizmde sürümden kazanım, medyada taklitçilik, sporda hamasi nutuklar ile marka dolayısı ile katma değer yaratmamız tabi ki mümkün değil.

Belki türk ve islam kimliği yabancılar ile marka rekabetinde bizim için bir handikap ancak yine de sorunun temelinde, milletçe zordan değil kolaydan yana tercih kullanmamız yatıyor. Aksi olsa idi büyük şirketlerimizdeki ar-ge departmanları, sermaye sahiplerinin gözünde tüketen değil üreten kimlikleri ile değerlendirilselerdi, şirketlerin en elit koltuklarını işgal ederlerdi.

Bir kamyon pamuk ihraç edip karşılığında bir takım elbise ithal etmek,

Bir kamyon portakal ihraç edip karşılığında bir koli parfüm ithal etmek,

Tonlarca mermer ihraç edip karşılığında birkaç lavabo ithal etmek,

Yüzlerce paket otel turu satıp karşılığında londra’da bir gece konaklayabilmek,

Binlerce tır tahıl satıp Alex’i bir yıl kerhen oynatabilmek,

Tüm bu adaletsiz ticaretin püf noktasında MARKA gerçeği yatıyor.

Etiketler: , ,

ekonomi | Yorum Yok | Kalıcı Bağlantı | Tarih: 20th Ocak 2010

Televole Ekonomistleri

Son yıllarda dilimize ilginç kelimeler girdi.Bunlardan biri de televole ekonomisti.Tahmin edildiği üzere derinlikten çok medyatik yönü ağır basan bir ayağı üniversitede bir ayağı ise holdinglerde olan ekonomist tipine verilen isim. Onları ilk olarak ekodiyolog programında tanıdık. Asaf -Ege-Deniz ve Taner Hocadan oluşan ekip her hafta dost sohbeti kıvamındaki programları ile ekonomi dünyasını halkın ayağına getirdiler.

Her futbol seyircisinin teknik direktörlüğe soyunduğu bir ülkede bu tür ekonomi programları yaptığınızda, haliyle binlerce amatör iktisatçıyı alaylı kontenjanından camiaya kazandırmış oluyorsunuz.

Bunların dışında bir grup daha var ki onlar da iktisat lisans-yüksek lisans ve doktora sahibi olanlardan oluşuyor.

Bu aşamada seslerini duyurmaya çalışan bu gönüllü ekonomi neferleri, gazete ve dergilerin köşe başları tutulmuş olduğundan dahiyane fikirlerini ancak sanal alemin blog-portal türü araçları ile okuyucularıyla paylaşıyorlar. Yazıların birçoğu ise ulusal basında yazan ekonomi yazarlarının açıklarını kollamak üzerine kurgulanıyor. Bu konuda da fazla zorlanmıyorlar, gerçekten de yukarıda saydıklarımızdan başka piyasada televole ekonomisti olarak adlandırabileceğimiz onlarca yazar var ve birçoğu son ekonomik krizde fena halde çuvalladı.

Çıta bu kadar düşük olmasına rağmen bu kesimdekiler akademik kimlikleri ile holdingler ve medyadan hatırı sayılır bir gelir elde ediyorlar. Problem de bu noktada başlıyor. Ortada büyük bir pasta var ve iktisat yüksek lisansı veya doktora sahibi genç jenerasyon da sofraya oturmak istiyor. Bunun yolunun bloglarından medyatiklere taarruz etmekten geçtiğini sanıyorlar. Yiğit Bulut örneği de bu arkadaşlara kötü bir rol-model oluşturdu Oysa bu kestirme yolun sofraya gitmediğini görmeleri gerek. Asıl yol uzun ve meşakkatli. Her şeyden önce ekonomi ile alakalı ustalar tarafından da dile getirilmeyen, kamuoyunda yeterince tartışılmamış onlarca konu var ve araştırılmayı bekliyor. Sıradan iktisatçı ile duayen arasındaki yol ayırımı da bu noktada başlıyor. Yer altı ekonomisi, sağlıksız iktisadi veriler, bize özgü siyaset ve kamu yönetiminin ülke ekonomisine etkileri araştırılmayı bekleyen konulardan sadece birkaçı. Bu başlıklardan devam edecek olursak;

Yer altı ekonomisi, dünyada petrol-otomotiv ve elektronikten sonra ciro açısından dördüncü büyük sektör. Yapılanma illegal olduğundan mafya türü örgütlenmeler ile işliyor ve bu sektörde dönen para bir yoldan ülke ekonomisine de giriyor. Ekonominin gizli lokomotifi bu sektörde, tahmin edileceği üzere Türkiye de önemli oyunculardan biri.

İşsizlik-büyüme-kapasite kullanım oranları-dış ticaret gibi veriler olmadan durum değerlendirmesi veya geleceğe yönelik tahminler yapmanız da mümkün değil. Bu rakamların büyük çoğunluğu da iktidar destekli TUİK den alınıyor. Bu istatistiklerden yola çıkarak geleceğe yönelik bindelik rakamlara kadar inen iddialı analizlerde bulunuluyor. Oysa daha düne kadar pinpon topunun enflasyon sepetinde ne işi var diye bu ülkede komedi programları yapılıyordu. Dış ticaret istatistiklerinde ise durum daha da vahim. Devlet garantili zararına satışların istatistiklerde ihracat diye yer alması bir yana, gümrük müsteşarlığı, dış ticaret müsteşarlığı ve TUİK gibi kuruluşların her birinde farklı ihracat ve ithalat rakamlarına rastlarsınız. Zaten değişik bir hesaplama yöntemi ile kişi başına düşen milli gelirimiz bir gecede ikibin dolar artmamış mıydı?

Siyasetin güdümündeki kamu yönetiminin ise teşvik-vergi-ücretler gibi daha birçok konuıda popülist icraatlar sergilemesi, kurumsal yaklaşımdan uzak günü kurtarmaya yönelik anlık reflekslerde bulunması iktisat teorilerinin genel kaidelerine aykırı tutumları oluşturuyor.

Hal böyle iken bu ve benzeri tüm değişkenleri dikkate almadan eldeki yalan yanlış birkaç veri ile oluşturulan grafiklere dayanarak ekonominin gidişatına yönelik iddialı tahminlerde bulunursanız komik duruma düşmeniz kuvvetle muhtemel. At yarışı oynayanların bile ellerinde derslerini çalışabilecek daha sağlıklı dökümanları mevcutken, iktisatçıların eksik verilerle bu derece kesin önermelerde bulunmalarının tek mantıklı izahı var. O da;

Ya tutarsa.

Etiketler: ,

ekonomi | 3 Yorum | Kalıcı Bağlantı | Tarih: 2nd Ocak 2010

ENGEL DEĞİL

Alttaki yazıda yer alan ünlülerin ortak noktası engelli olmaları.Tek tek araştıracak olursak hepsinin ayrı birer hikayesinin olduğu, başarıya giden yolda ruhsal veya bedensel eksikliklerinin engel değil bizzat itici güç olduğu görülecektir.

3 aralık simgesel olarak engelliler günü olarak anılsa da, ülke nüfusunun yüzde 13 ünün yani 8,5 milyon insanımızın engelli olduğu bir ortamda, engelliler adına yapılanlardan çok yapılmayanların belirleyici olduğunu düşünürsek engelliler gününü aslında, sağlıklı insanlar için vicdan muhasebesini kaybettikleri bir utanç günü olarak algılamamız gerektiğini söyleyebiliriz.

Ülke nüfusunu engelli ve sağlıklı olarak iki populasyona ayırdığımızda, sağlıklı her bireyin özellikle de Türkiye şartlarında engelli populasyonuna transfer olması an meselesi. Engelli adaylığını asalete çeviren terör-trafik-cehalet-fakirlik bizim ülkemizin olmazsa olmazları. Hal böyle iken engelliler konusunda, gerek yöneticilerin gerekse de bireylerin bu derece duyarsız olabilmeleri, akademik çalışma konusu olabilecek kadar ilginç bir gerçek.

Demokrasi anlayışımız etnik-siyasi kimliğini terör-şiddet yapılanmaları ile kabul ettirmeye çalışanlara hoşgörü ile bakarken, yaşamın her karesinde olması gereken engellilere aynı toleransı göstermiyor. Oysa gerçek demokrasilerde spor-sanat-siyaset-sivil toplum gibi sosyal hayatın tüm fotoğraflarında engellilerin de önemli birer aktör oldukları muhakkak.

Son zamanlarda spor camiasında engellilere yönelik umut verici çalışmalar da olmuyor değil. Spor denince geniş kitlelere ulaşmak için ilk akla gelen tabi ki futbol. Engelli futbolu olarak bilinen ampute futbol liginin kurulması, kulüp ve milli takımlar düzeyinde kısıtlı imkanlar ile uluslar arası başarılar kazanılması heyecan verici gelişmeler. Asıl sevindirici olan ise spor yazarı Yavuz KOCAÖMER, BJK eski başkanı Serdar BİLGİLİ, futbol federasyonu eski asbaşkanı Hadi TÜRKMEN gibi bireysel gönüllülerin açtığı yolda, Futbol Federasyonu ve TRT’nin kurumsal kimlikleri ile hedefe kilitlenmeleri.

Ülkemizdeki ampute futbolun öncüsü, güneydoğu gazilerinden oluşan Karagücü takımı. Takım kaptanı, aynı zamanda ulusal takımın da kaptanı Barış TELLİ, 2008 dünya şampiyonasının da en değerli oyuncusu ünvanına sahip. Dünya futbolunda milyon eurolar harcayarak elde edemediğimiz başarıları-kariyerleri, ampute futbolunda ‘‘zor oyunu bozar’’ misali imkansızlıklar pençesinde gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Tam da bu noktada müthiş bir çifte standart gözlemliyoruz. Milyon dolarlara imza atan futbolcular sahada uyuyup gece alemlerinde basılırken ‘‘olur böyle şeyler gençtirler’’ diye tepki verilirken, ampute futbolunun dikenli yollardan geçip başarıya ulaşan mücadeleleri sadece TRT 3 te yer bulabiliyor. Pazar akşamları hakem ve futbolcu eskileri ile reyting avcısı şarlatanların kahve muhabbeti seviyesine bile çıkamayan futbol geyiklerinin, kurguya dayanan yalandan kavgalarının spor programı adı altında pazarlanmaları özel TV kanallarının halktan ne kadar kopuk olduklarının en büyük kanıtı. Bu durum TRT nin de üstlendiği kamu yararı misyonunu kavramamıza yardımcı oluyor. Yeni yetme bazı heyecanlı gençlerin günün modası yerli malı liberalizmi savunurken ‘‘devlet sorun çözmez sorunun kendisi devlettir’’ saçmalığına en güzel cevap TRT ile özel kanalların engellilere yönelik bakış açıları.

Bir diğer örnek ise iş hukukunda 50 kişiyi aşan iş yerlerinde engelli çalıştırma zorunluluğu. Eğer bu uygulama olmasaydı tabi ki özel sektörün böyle bir istihdamı realize etmesi mümkün değildi. Liberal sistemde devletin regülatör görevini göz ardı edip, tüm faaliyetleri ticari kar üzerine odakladığınızda toplumun sosyal gereksinimlerini dolayısıyla bireyin mutluluğunu sağlamanız mümkün değil. Engelliler konusundaki bu küçük örnek bile bu tezin doğruluğunu kanıtlıyor.

Asıl konumuza dönecek olursak gündelik yaşamda sık rastladığımız engellilerden vebalı gibi kaçarak, bu konudaki kayıtsızlığı görmezden gelerek, üst geçitleri mesken tutmuş bir engelli dilenciye bozuk para verip bir sonra rastlayacağımız dilenciye kadar vicdanımızı tatile çıkararak, TV’de seyrek de olsa engelliler ile ilgili bir program denk geldiğinde zaping yaparak üzerimizdeki sorumluluğu atamayız.

Kim bilir;
Bana çıkmaz diyerek yaşamayalım.
Sokağa ilk adımı attığımızda büyük ikramiye bize de çıkabilir ve engelli adaylığımız gerçeğe dönüşebilir. Burası Türkiye.

İmza şeytanın avukatı.

Etiketler: , ,

sosyal sorumluluk | 1 Yorum | Kalıcı Bağlantı | Tarih: 27th Aralık 2009

BİRİ DURDURSUN ŞUNLARI

 

Shakespare-Büyük İskender-Abraham Lincoln-Harry Truman-Winston Churchill-Neyzen Tevfik-Tevfik Fikret-John Stuart Mill-Jean Jacques Rousseau-Jeanne D’arc-Vincent Van Gogh-Charles Darvin-August Comte-LudwigVon Beethoven

 Ve araştırsanız ismini görünce şok geçireceğiniz daha niceleri.

 Yukarıda dünya siyasetine, sporuna, sanatına, tarihine yön vermiş birtakım ünlü isimleri okudunuz. Hepsinin ayrı birer hikayesi olmasına karşılık bir o kadar da ilginç ortak bir özellikleri mevcut. Belki de bu ortak özellik başarılarının temel taşını oluşturuyor. Aynı ortak noktaya biz de sahip olmak ister miyiz? Tabi ki hayır. Paradoks da zaten burada. Şüphesiz herkes bu isimlerin yerinde olmak isterdi ancak onların başarısını tetikleyen ortak özelliğe sahip olmak istemiyoruz. Özellikle kendimize dikkat ediyoruz ki, bu ünlü insanların hepsinin yaşam azmine pozitif değer katan bu ortak noktaya biz de sahip olmayalım diye.  

 Bahsettiğimiz özelliğe sahip insanları gündelik yaşamın her alanında görmek mümkün. Hatta bu popülasyonun sahip olduğu futbol takımları da mevcut. Geçenlerde derbi maçları bile vardı. Maçtan sonra birinin teknik direktörü kameralara röportaj veriyordu bu derbi dünyada, oynayan iki tarafın da kazandığı tek derbi diye.

 Arkası yarın.

Etiketler: ,

sosyal sorumluluk | Yorum Yok | Kalıcı Bağlantı | Tarih: 21st Aralık 2009

ZARARLI MI ? ZARARSIZ MI ?

Makam Odası

Kurbanlığı kestirmek için terziye gitmiyoruz

Elbise diktirmek için de kasaba.

 Gündelik basit işlerimizi gördürmek için bile seçim yaparken, işinin ehli mi? altyapısı nedir? çıraklık- kalfalık- ustalık aşamalarını geçirmiş olmalı ki, dükkan açmış diyerek kriterlerimizi gözden geçiriyoruz. Arabamız arızalandığında tanıdıklardan iyi bir usta için referans alıyoruz. Doktor seçiminde de öyle.

 Oysa hiç merak ettiniz mi?

 Basit bir tamirat için usta seçilirken gösterilen özen, siyasiler tarafından, ülkenin geleceği ile alakalı politikalara yön verecek ekonomi-sağlık-eğitim-enerji-turizm ve daha birçok sektörün kamudaki üst düzey bürokratları seçilirken gösteriliyor mu?   

 Cevap çok net.

 Tabi ki hayır.

 İşte örnek aşağıda.

 Başarılı bir bürokrat.

 Gerçek yerini, yani uzmanlık alanını bulana kadar kamuda kaç koltuk işgal etmiş.

 DR. Emin ZARASIZ

 CV oldukça parlak.

Hukuk mezunu.

Aynı zamanda Dr. Akademisyen.

Sosyal Bilimci.

AB Uzmanı.

Kamuda üstlendiği sorumluluklar ise,

Tarım Bakanlığında başlıyor, Üniversitede araştırma görevlisi, DPT’de planlama uzmanı, Başbakanlık müsteşar vekilliği, AB izleme ve yönlendirme komitesinde üyelik, gümrük müsteşarlığı, YÖK üyeliği ve son durak ise asıl uzmanlık alanı Sosyal Güvenlik Kurumu başkanlığı.

 Kamunun gerçeği bu. Koltuklar siyasiler tarafından uzmanlık alanına göre değil de siyasi-etnik kimlik veya ahbap çavuş ilişkilerine göre dağıtılıyor ve kimsenin de sorguladığı yok.

 Örneğimizde olduğu gibi bir kimsenin ne kadar liyakat sahibi olsa da aynı anda hem tarım, hem eğitim, hem ekonomi hem de sosyal bilimler alanında en üst düzeyde uzman olması ve sorumluluk alması mümkün değil.  

 Daha da somutlaştırırsak kamuda; hukukçudan eğitime, eğitimciden sağlığa, sağlıkçıdan turizme çözüm beklemek anormal bir şey değil. Merak edenler bakanların ve müsteşarların CV’lerini incelesin.

 Mevzu yeni de değil. Vakti zamanında şurada benzer çarpıklıkları irdelemiştik. Ancak çok bilen sistem filozoflarından yeterli tepki gelmemişti. Basit gerçekleri anlatmak için bazılarının gözüne de soksanız nafile. Kimilerinin algı sensörleri çalışmıyor, sıradan bir ekonomik veriyi bile sistem teorileri ile izaha çalışıyorlar.

 Dış Ticaret Müsteşarlığı, Gümrük Müsteşarlığı, Hazine ve bunlar gibi ekonominin can damarını oluşturan birçok kamu kuruluşunun başına, uzmanlık alanı olmayan bürokratları atıyorsanız ve bu durum sorgulanmayıp, işleyiş ile alakalı sistem analizleri yapılıyorsa, o iktisat diplomalarından, yurt dışından alınmış fiyakalı işletme sertifikalarıdan kese kağıdı yapın gitsin.

 

Etiketler: ,

Genel | Yorum Yok | Kalıcı Bağlantı | Tarih: 15th Aralık 2009

XSENTİUS’TAN ÖĞÜTLER

Xanthos Kitabesi

 Kaybetmeyi ahlaksız kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür. (Xsentius)

 Ege kıyılarında bir tapınakta, M.Ö.  9. yy.da yazıldığı sanılan bir tablette bulunan, söyleyeni hakkında kesin bir bilgi bulunmayan öğütlerden sadece biri.

 Yukarıdaki sözün insanoğlunun davranışlarında ideal olanı temsil ettiğine kimsenin itirazı olmayacaktır. Ancak ideal olanın, pratikte içinde bulunulan şartlarda hayata geçirilmesi ne derece mümkündür? Cevabını aradığımız soru bu.

 Neticede insan yalnız yaşamayan, topluma ve ailesine karşı sorumlulukları olan ve bu sorumlulukları yerine getirmekle mükellef olan bir varlık. Biraz daha somutlaştırırsak güncel hayattaki eylemlerinin faturasını tek başına değil de birileri ile yani sorumlu oldukları ile birlikte paylaşıyor.

 Güncel bir örnek verecek olursak, başbakanın tekel işçilerine yönelik ‘‘yatarak kazanma dönemi bitti ’’ şeklindeki haklı söylemine yorumda bulunan bir okuyucu aynen şunları söylüyor.

 ‘‘vagon tamir atolyesi var adamlar sabah geliyor çay kahvaltı sonra yalandan bi işe elini sürüyor çay molası tam kalkacakken öğle yemek arası sonrasında ilkindi uykusu 5 çayı derken paydos inanın abartmıyorum ayrıca 1 kişinin yapacağı işle de 3 kişi uğraşıyor bir de mesela sen dürüstsün çalışacaksın senide bırakmıyorlar yok arkadaş öyle eski köye yeni adet getirme otur bakalım diyorlar bu şımarıklığa az bile yapmış artık birilerine ders olurda umarım adam gibi çalışırlar’’

 Kamu kurumlarını, özellikle de eskinin batak KİT’lerini bilenler anlatılanların gerçekliğine şaşırmamışlardır. Neticede güncel örneğimiz ile özlü sözümüzün buluşma noktasında cevap arayan sorular çoğalıyor. Biraz açalım, adam hasbelkader iş bulmuş, maaşını hak etmek istiyor Xsentius’un öğüdünü de benimsemiş ancak öyle bir yol ayırımında ki, kararını vermek zorunda.  Ya sisteme uyup öğüdü yerle bir edecek ve evine aş götürecek ya da ideal olanı tercih edip inandığı doğrular için savaşacak ancak kuvvetle muhtemel ki bu uğurda binbir bela ile uğraşıp belki işinden olacak, bunun faturasını da çoluk çocuk dramatik bir şekilde veya en azından popüler kültürün ve teknolojinin nimetlerinden muaf tutularak ödeyecek.

 Günümüzde bu tercihin çoğunlukla hangi seçenekten yana kullanıldığı etik ve manevi değerlerin geldiği kriterlerinden zaten belli. Basit bir örnek verecek olursak, vergi kaçırmayan mükellefin, tüm etik değerleri temsil eden örnek vatandaş olarak kabul görmesi gibi. Oysa zaten kanunen suç olan bir eylemden kaçınma durumu mevcut.

 Özlü sözlerin gerçek hayatta uygulanabilirliğinin macerası kısaca böyle. Zaten bu sözleri incelerken pragmatizmi de cebimize koymamız gerek. İdeal bir dünyada ne yapılması gerektiği bir yana, mevcut dünyada ne yapılabileceğini araştıran bir yaklaşımı benimsemek çözüm alternatiflerini çoğaltacaktır.

 

Etiketler: , ,

Genel | 2 Yorum | Kalıcı Bağlantı | Tarih: 6th Aralık 2009

Armut Piş Ağzıma Düş

Armut Piş Ağzıma Düş

24.kasım.2009 tarihli ana haber bültenlerindeki ilk üç haberden ilki ertesi gün yapılacak olan memurların iş bırakma eylemi hakkındaydı. Kamu-Sen başkanı hararetle eylemi savunuyor başbakan ise eyleme katılanların sonucuna da katlanacağını söylüyordu. Mikrofon tutulan üç memurdan üçü de çift maaşlı çalıştıkları halde elektrik-su faturalarını ve kiralarını ödemediklerini beyan ediyorlardı. Bu arada hatırlatalım en düşük maaş alan memurun net ücreti bile bin TL’yi geçiyor ve hemen hepsinin de kurumlarından kaynaklanan ayrıca ek ödemeleri mevcut. En çok yakınan öğretmenin bile ek ders ücreti ile 1.600.-TL civarı net eline geçen ücret var ve birçoğunun da çift maaşlı olduğunu düşünürsek ortalama 3.000.-TL’yi geçen net ücretleri mevcut.

Haber bültenlerini işgal eden ikinci haber ise öğretmen atamalarının yapılmaması ve devlet memuru olmaya çalışan yeni mezun öğretmenlerin düzenledikleri gösterilerdi.

Bu ilk iki haberin organik bağını, önce devlet işine girmeye çalışan memur adaylarının seslerini gösteri yaparak duyurmaya çalışmaları, işi elde ettikten sonra ise ücreti beğenmeyerek yine aynı yola başvurmaları ve yine benzer gösterilerin aktörü olmaları oluşturuyor.

Gündemin üçüncü haber başlığını ise işsizlik dolayısı ile askerlik şubeleri önünde uzun kuyruklar oluşturan gençler oluşturuyordu. Onların durumu ilk ikisinden daha vahim olduğundan en azından bu periyotta vatani görevi aradan çıkarıp geleceğe yönelik umutları yeşil tutmak kendileri açısından mantıklı gözüküyordu. Ancak başbakanın çok çocuk söylemi ile çeliştiğini de belirtmek gerek. Çünkü televizyon karelerinde yer alan işsiz eğitimsiz mesleksiz insan yığınlarına ait sadece küçük bir örnekti. Nüfus popülasyonunda bu paralellikte bir artış için temenni ve tavsiyede bulunmak nasıl bir mantık ile izah edilir o da ayrı bir konu.

Her üç örnekte de görüldüğü üzere eğitimli-eğitimsiz ülke insanının, geçim kapısı olarak ilk alternatifini kamu oluşturuyor. Kısıtlı kamu kaynaklarının paylaşımında söz sahibi olabilmek için müthiş bir rekabet mevcut.

Oysa madalyonun öbür yüzünde, piyasa ekonomisinin gereği olarak girişimcilik-özel sektör-inovasyon gibi fırsatlar kimsenin aklına gelmiyor. Anlaşılan bu kavramlar ülke insanı için beylik laflardan öte anlam ifade etmiyor.

Bu tespitin temelindeki sağlam tuğlalardan birini de Marmara Üniversitesinin yüksek lisans programlarından biri oluşturuyor. İsmi Yenilik Ekonomisi ve Yönetimi.

Teknoloji iktisadı dendiğinde ülkemizin önde gelen akademisyenlerinden olan Prof. Dr. Alkan SOYAK Hocanın Bilim Dalı Başkanlığını üstlendiği ve uygulamacılar ile profesyonelleri bir araya getirmeyi, yeni iş yapma modellerini ve yenilik süreçlerini analiz etmeyi amaçlayan bu program öğrecilerden ve beyaz yakalılardan gerekli ilgiyi görmediğinden geçen sene açılamadı bu sene de şimdilik15 kişilik kontenjanı bile doldurmadığı söyleniyor.

Duruma şaşırmamak gerek. Eğitimli eğitimsiz yurttaş profilinin her kademesinin geçim derdine çare olarak birinci derece kamuyu gördüğü bir ortamda siz istediğiniz kadar inovasyon çağı diye nutuklar atın hiçbir anlamı yok.

Kolay hazırken kimse zoru seçmiyor.

Ancak denizin bittiğini de görmek gerek.

Etiketler: , , ,

Genel | 2 Yorum | Kalıcı Bağlantı | Tarih: 24th Kasım 2009